Resimkalemi Forum - Sanatçının Renkli Dünyasi

Geri git   Resimkalemi Forum - Sanatçının Renkli Dünyasi > GELENEKSEL EL SANATLARI > Türk Süsleme Sanatları > Çinicilik ve Mozaik Sanatı

ResimKalemi.Com Özel Bağlantı Alanı

Merhaba Değerli Sanat Dostları, Resimkalemi Forum sitemizde Karşılaştığınız KIRIK Link Problemlerini Bize iletirmisiniz?
İLETİŞİM için : TIKLAYIN Bu Özverinizden Dolayı Şimdiden Teşekkür Ederiz.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler
Alt 10-02-08, 01:29   #1 (permalink)
Forum Emektarı
 
ebruli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Oct 2007
Bulunduğu yer: İzmir
Mesajlar: 722
Thanks: 564
Thanked 367 Times in 84 Posts
ebruli is on a distinguished road
Cool Çini Sanatı...

Paylaş : FACEBOOKPaylaş : TWİTTERKonuyu Açan : ebruli Bu Konu : 879 Kez OkunduE-Ticaret Sayısı : ()E-Ticaret Yüzdesi : (%)
Resimkalemi Forum - Sanatçının Renkli Dünyasi Sponsor Alanı
HOSTING SATIN AL
Eklenti Sayısı : [ 0 ]
Cevap Sayısı : [ 8 ]

ÇİNİ SANATI
Şerare Yetkin
Türklerde iç ve dış mimari süslemenin en renkli kolu olan çini sanatı, asıl büyük ve sürekli gelişmesini Anadolu Türk mimarisinde göstermiştir. Çeşitli tekniklerle zenginleşen bu süsleme sanatı, hep mimariye bağlı kalmış, onun üstünlüğünü ezmemiş, ama renkli bir atmosfer yaratarak mekan etkisini arttırmıştır. Türk mimarisinde çini süslemenin kullanımını çok eski tarihlere kadar indirebiliriz. Uygurların, Karahanlıların, Gaznelilerin, Harzemşahların ve özellikle İran’da Büyük Selçukluların mimarisinde çininin az da olsa kullanıldığı bilinmektedir. Bu sanat dalı, Anadolu Selçukluları ile çok yaygın ve çeşitli tipteki mimari yapıtlar üzerinde büyük bir gelişme göstererek varlığını günümüze kadar sürdürmüştür. Her dönemin çini süslemesi, daha önceki dönemin teknik üstünlüğünü sürdürmekle birlikte yeni teknik buluş ve renklerle bu sanatı zenginleştirmiştir.
Anadolu Selçuklu mimarisinde dini yapılar mozaik çini tekniği ile süslenmiştir. Bu teknikte firuze, mor, yeşil, lacivert renkte sırlanmış çinilerden istenen örneğe göre kesilmiş parçalar alçı zemin üzerinde bir araya getiriliyordu. Selçuklu köık ve sarayları ise, yıldız, haçvari, altıgen, kare, dikdörtgen gibi geometrik çini levhalarla kaplanmıştır. Selçuklular ayrıca, sır üstüne uygulandığında ****lik bir parıltı veren “Perdah” tekniğini geliştirmişlerdir. Dini yapılarında ise geometrik kompozisyonların yanında, rumi ve palmet gibi soyut bitkisel motifli kıvrık dallara da yer vermişlerdir. Ayrıca, çok etkili iri kufî ve sülüs yazılarla yapılan süsleme de önemli bir yer tutar. Anadolu saraylarındaki çini süslemeler ise çeşitli duruşlarda insan, av hayvanları, kuşlar, çift başlı kartal, ejder, sfenks gibi aralarında efsanevi yaratıkların da bulunduğu zengin bir figür kolleksiyonunu gözler önüne sermektedir. Selçuklu döneminde çini süslemenin merkezi Konya olmuştur. ılk örneklerde tuğla ve sırlı tuğla kullanılmıştır. Ama, kısa bir süre içinde kesme mozaik çininin bütün yüzeyleri kaplaması ile üstün bir düzeye varılmıştır.
Anadolu’da çini süslemeyi içeren erken tarihli önemli yapılardan biri, Sivas Keykavus ıifahanesi’ndeki türbedir. Selçuklu sultanı I. İzzeddin Keykavus’un yattığı bu türbenin cephesi, Sultan’ın ölümünü bildiren yazılı levha çinileri ve mozaik çini süslemeleri ile görkemli bir görüntüye sahiptir. Geometrik kompozisyonların ağırlıkta olduğu bu yapıda, kazıma tekniği ile yapılmış iki küçük kartuş içinde ustanın Marendli olduğu belirtilmiştir.
13. yüzyıldan kalma Eski Malatya Ulu Camii’nin kubbeli mekanı ile eyvan ve avlu revağındaki çiniler, mimariye bağlı olan bu süslemenin başarılı ve görkemli birer örneğidir. Kazıma tekniğinde yapılmış çini kitabelerde belirtildiği gibi, ustaların Malatyalı oluşu, bu sanatın artık Anadolulu sanatçılarca da başarı ile uygulandığını ortaya koymaktadır.
Anadolu Selçukluların en önemli merkezi olan Konya’daki mimari yapıları süsleyen çiniler, kentin bu sanat dalında da seçkin bir merkez olduğunu göstermektedir. Alaeddin Cami’nin mihrabında ve kubbeye geçiş bölgesinde çini süslemeler bulunmaktadır. Ayrıca Sırçalı Medrese’nin (1243) eyvanındaki mozaik çini süslemeler, kitabede Tuslu bir sanatçının isminin olması açısından önemlidir. ıran’ın Tus kentinden gelmiş bir aileden olan bu sanatçının Anadolu’da Konya ve çevresinde etkinlik gösterdiği, öteki yapıtlarda görülen benzerliklerden anlaşılmaktadır.
Konya Karatay Medresesi (1251), Selçuklu döneminde mozaik çini sanatının ulaştığı üstün düzeyi, özellikle kubbede olmak üzere, yapının hemen her bölümünü kaplayan mozaik çini süslemeleri ile gözler önüne serer. Kompozisyonlara dikkatle bakıldığında, bu yapıdaki mozaik çinilerin ciddi ve bilinçli bir biçimde yerleştirilmiş olduğu anlaşılır.
Yine Konya’daki Sahip Ata Camii ve Külliyesi’nin (1258-1283) çini süslemeleri, Selçuklu dönemindeki gelişimi vemimarideki yaygın kullanımı gözler önüne sermektedir. Caminin mihrabı, minarenin gövdesi, türbenin içindeki lahitler, kemerler, ajurlu pencere şebekeleri hep Selçuklu çini sanatının seçkin örnekleri ile kaplıdır. Bu örneklerde bitkisel motiflerin daha geniş alanları kapladığı görülmektedir.
Sivas’taki Gök Medrese (1272) ise, Selçuklu çini sanatının 13. yüzyılın sonuna doğru vardığı noktayı gösterir. Eyvan tonozunun içi, mozaik çininin kabartma olarak da uygulandığını ortaya koyar. Ayrıca eyvanın arka duvarının süslemesi, daha önce ıran’da Selçuklu yapılarında görülen sade tuğla süsleme yerine, Anadolu’da tümüyle mozaik çini kullanıldığını göstermesi açısından ilginçtir. Tokat’taki Gök Medrese’nin eyvan cephesindeki çiniler ise, Selçuklu dönemi mozaik çinilerinde kullanılan motiflerin bir özetini vermektedir. Çay kasabasındaki Taş Medrese’nin (1278) giriş eyvanında kırmızı tuğla ve firuze çiniden kesilmiş, lotus-palmetli bir friz vardır. Mihrabındaki çiniler ise, Türk çini sanatında ilk ve son kez uygulanmış olan bir süsleme biçimini sunar. Firuze ve mor renkli çinilerle oluşturulan ve Bizans sanatında görülen bir düğüm motifi, içinde “Allah” ve “Ali” yazılı sekiz köşeli yıldızlarla birleştirilerek orijinal bir düzenleme yaratılmıştır.
Ankara’daki Arslanhane Camii’nin görkemli mihrabı ise, 13. yüzyıl sonunda varılan zenginliği ve teknik gelişmeyi belirtir. Firuze ve lacivert renkli mozaik çininin kullanıldığı mihrapta, alçı süsleme de önemli bir yer tutar.
Selçuklu dönemi saray ve köıkleri, ne yazık ki, günümüze sağlam olarak gelememiştir. Ama yapılan kazılar sonucunda bu yapıların zengin çini süsleme ile kaplı oldukları anlaşılmıştır. Konya’da Alaeddin Köıkü denilen, fakat IŞ. Kılıçarslan zamanında inşasına başlanan yapının kalıntılarında, Anadolu Selçuklu sanatında yalnız burada kullanılan “Minaî” adı verilen teknikle yapılmış çiniler bulunmuştur. Bu çinilerin hamuru sarımtırak renktedir, hamurun içinde ise bağlayıcı olarak, alkalili kireç kullanılmıştır. Çok iyi yoğrulan hamur, levha haline getirilir ve astarlanmadan sırlanırdı. Yedi rengin kullanıldığı bu çinilerde, yüksek ısıya dayanan yeşil, koyu mavi, mor ve firuze renkler sır altına boyanarak daha sonra desen yapılırdı. Ardından siyah, kiremit kırmızısı, beyaz ve altın yaldızla sır üstüne yeniden boyanarak daha hafif bir ısıda tekrar fırınlanırdı. Uygulanması çok zor olan bu teknikle ortaya kaliteli ürünler çıkıyordu. Bu teknikle yapılmış yıldız, haç biçimli baklava ve kare çini levhalarda, Selçuklu dönemi saray yaşamını yansıtan taht ve av sahnelerinin yanında çeşitli hayvan ve stilize bitkiler de görülmektedir.
Sultan I. Alaeddin Keykubad tarafından yaptırılmış Kayseri Keykubadiye (1224-26) ve Beyşehir Kubad Abad (1226-37) saraylarında ise kare, sekiz köşeli yıldız ve haçvarı çini levhalar, sır altına boyama ve sır üstüne madeni parıltı veren perdah tekniği ile yapılmışlardır. Keykubadiye Sarayı’nda geometrik motiflerin yanında, firuze sır altına siyahla helezonlar yapan kıvrık dallı süslemelerin bulunduğu kare çiniler de kullanılmıştır. Beyşehir’deki Kubad Abad Sarayı ise çok sayıda figürlü çini içeriyordu. Perdah tekniği bu yapıda da kullanılmıştır. Bu teknikte desen, mat beyaz ya da mor ve firuze sırlı çininin üstüne gümüş ya da bakır oksitli bir karışımla işleniyor, çini alçak bir ısıda yeniden fırınlanıyordu. Böylece, oksitlerdeki maden karışımı ince bir tabaka halinde çini yüzeyindeki süslemeyi kaplıyordu. Haçvari çiniler arasına yerleştirilen sekiz köşeli yıldız biçimli levhalar, çok çeşitli insan ve hayvan figürlerini içeriyordu. Bu örnekler, Selçukluların dünyasal ve sembolik anlamlarla zenginleşen bir tasvir anlayışını sergilemektedir.
Beylikler döneminde çininin kullanımı, Selçuklulardaki kadar görkemli değildir. Ama bazı örneklerde, bu sanatın yine de başarısını sürdürdüğü görülür. Özellikle Eşrefoğlu Beyliği’nin Beyşehir’deki Camii (1299) ve bitişiğindeki türbe (1301), bu dönemin en görkemli çini süslemelerine sahiptir. Camiye girişi sağlayan ve kitabeyi taşıyan iç kapı, tümüyle mozaik çini kaplaması ile çini sanatının zaferini vurgulayan bir tak gibidir. Türbenin kubbesini kaplayan mozaik çinilerde artık, grift bitkisel motiflerin egemenliği başlamıştır. Burada mozaik çininin beşgen levhalar halinde uygulanmış oluşu da teknik bir özelliği gözler önüne serer.
Mozaik çini süsleme, Aydınoğlu Beyliği’nin Birgi Ulu Camii’ndeki (1313) mihrap ve mihrap önü kubbesini taşıyan kemer alındığında da sürer. Aynı beyliğin Selçuk’taki ısa Bey Camii’nde (1374) ise, mihrap eksenindeki birinci kubbeye geçiş bölgesi, tuğla ve yıldız biçimli çinilerle kaplıdır.
Mozaik çini süsleme, Selçuklu sanatının en yakın izleyicisi olan Karamanlı Beyliği’nde de vardır. Ama bu kez, alçı süsleme içine kakılmış olarak kullanılmıştır. Konya’daki Hasbey Darülhıffazı’nın (1421) mihrabı ve kubbeye geçiş bölgesindeki mozaik çiniler, Selçuklu dönemi özelliklerini sürdürür. Ancak Karaman’daki İbrahim Bey İmareti’nin (1433) bugün İstanbul Çinili Köşk’te sergilenen renkli sırla boyama tekniğinde yapılmış gösterişli mihrabında ise Osmanlı çini sanatının etkilerini buluruz. Aynı etkilere, Germiyanoğlu Beyliği’nin Kütahya’daki ımaret’ine bitişik II. Yakup Bey Türbesi’nin (1429) yer aldığı setin bordürlerindeki, renkli sır boyama tekniği ile yapılmış dikdörtgen levha çinilerde de rastlıyoruz.
Osmanlılarda çini sanatı başlangıcından beri çeşitli tekniklerin uygulanması ile büyük bir aşama ve zenginlik göstermiştir. Bursa Yeşil Cami (1419-22) ve külliyesinin çini süslemeleri, ilk dönem Osmanlı sanatında çininin ulaştığı düzeyi sergiler. Bu yapıda kullanılmış olan “renkli sır” tekniğinde desenin konturları kırmızı hamur üzerine derin kazılarak ya da baskı ile basılmak suretiyle işlenir, sonra renkli sırlarla boyanarak fırınlanır. Bir başka şeklinde ise kırmızı hamurlu levha, beyaz bir astarla astarlandıktan sonra desenin konturları krom, mangan karışımı şekerli bir madde ile çizilir. Sonra renkli sırlarla boyanarak fırınlanır. Fırınlanma sonucunda eriyen renkli sırların, kabaran konturlar sayesinde birbiri içine akması önlenir.
Beyaz, sarı, fıstık yeşili ve eflatunun katılmasıyla renklerde de bir zenginlik olmuştur. Ayrıca, hatayili kompozisyonlar ve şakayık gibi Uzak Doğu kökenli desenler çini sanatına katılmıştır. Bu yeniliklerin çini sanatına katılmasında Ali bin ılyas Ali’nin büyük payı vardır. Aslında Bursalı olan usta 1402’de Timur tarafından Semerkant’a götürülmüş, orada yeni teknik ve üslubu öğrenerek, dönüşünde de beraberinde getirdiği Tebrizli ustalarla Bursa’daki ürünleri gerçekleştirmiştir. Ayrıca Yeşil Cami’nin tümüyle çini kaplı hünkar mahfilinde, yine çini ile yazılmış Muhammed el Mecnun ismi, bu bölümü yapan ustanın iftaharla atılmış bir imzası gibidir.
Yeşil Türbe’nin mihrabındaki iki şamdan arasından çiçeklerin fışkırdığı vazo ve tepede asılı olan kandil kompozisyonu, değişmekte olan süsleme üslubunu gözler önüne serer. Çelebi Sultan Mehmed’in tümüyle renkli sır tekniğindeki çinilerle kaplı lahdi ise, çinili lahitlerin en görkemlilerinden biridir.
Bursa’daki Muradiye Camii ve Medresesi’nde (1425) ise daha kısıtlı olan süslemeler, mozaik ve renkli sırla boyama tekniği ile çeşitli biçimde tek renk sırlı levha çinilerden oluşmuştur.
Edirne Muradiye Camii’nin (1436) çinileri ise, ilk dönem Osmanlı çini sanatında çininin gelişimini sergiler. Caminin mihrabı, saydam renksiz sır altına mavi-beyaz teknikli çinilerin renkli sır tekniği ile birlikte kullanımıyla oluşan teknik bir aşamayı göstermektedir. Mihrap içindeki düğümlü şeritlerle çevrelenmiş zengin rumili kıvrımlarda dönemin tezhip ve kalem işi süslemeleri ile bütünleşen bir üslup birliği sezilir. Bunun yanında, çoğu Uzak Doğu kökenli çeşitli bitkisel süslemeler, kompozisyonlara zenginlik katar. Sır altına mavi-beyaz süslemeli altıgen çini levhalar, aralarına yerleştirilmiş olan üçgen biçiminde firuze renkli çini levhalarla birleşerek duvarları kaplar.
Edirne Üç şerefeli Cami’nin (1437-47) avlusunda yer alan iki çini alınlıktaki levhalarda şeffaf sır altına uygulanmış mavi-beyaza firuze ve eflatunun da katıldığı görülmektedir. Küçük çiçekler, lehezonlar yapan kıvrık dallar ve yazılı kitabeler, bu yapıdaki süslemenin ana desenleridir.
15. yüzyılın renkli sırla boyama tekniği, 16. yüzyılda, özellikle de İstanbul’da sürer. Yavuz Sultan Selim Camii ve Türbesi’nin (1522) çinilerinde, renkli sırla boyama tekniğinde sırsız bırakılan boı alanların fırınlandıktan sonra kırmızı boya ile boyanarak renklendirildiği anlaşılmaktadır. şehzade Mehmed Türbesi’nin (1548) içini kaplayan çini süslemelerde ise sütunlar, başlık ve kaidesini içeren mimari formlar görülür. Burada sütunların taşıdığı bir revak fikri tasvir edilmiştir. Bu örnekler renkli sır tekniğinin mimari ile bağdaşan en yaygın kullanımını gözler önüne sermektedir.
16. yüzyılın ikinci yarısından sonra tüm teknikler terk edilir. Yalnızca “sıraltı” diye adlandırılan teknik kullanılmaya başlanır. Bu teknikte çini levhalara önce bir astar çekilir, sonra istenen örnek dış çizgileri ile çizilir ve içleri arzulanan renklere boyanır. Hazırlanan çini levha, sır içine daldırılıp kurutulduktan sonra fırına verilir. Fırında ince bir cam tabakası halini alan saydam sırın altında tüm renkler parlak bir biçimde ortaya çıkar. Bu dönemde ayrıca renklere ancak yarım yüzyıl kadar sürecek olan orijinal bir mercan kırmızısı da katılır. Çok kaliteli bir teknik ve zarif bir desen anlayışı ile yapılanbu çinilerde, artık natüralist bir anlayışla çizilmiş lale, sümbül, karanfil, gül ve gül goncası, süsen ve nergis gibi çeşitli çiçekler, üzüm salkımları, bahar açmış ağaçlar, servi hatta elma ağaçları, üstün bir yaratıcı güçle kompozisyonları zenginleştirir. Ayrıca, hançer biçiminde kıvrılmış sivri dişli yapraklar ve bunların arasında çeşitli duruşlarda kuş figürleri, kimi zaman dabazı efsane hayvanları yer alır. Bu zenginleşmede hiç kuşku yok ki, Osmanlı sarayına bağlı nakkaşların yaratıcı gücü etken olmuştur. Özellikle şahkulu ve Karamemi gibi nakkaşbaşıların idaresinde çalüşan nakkaşlar, çini ustaları için çeşitli desenler yaratmışlardır. Bu gür kaynağın oluşturduğu Osmanlı saray üslubu, bu dönemde çeşitli sanat yapıtlarıyla birlikte çini sanatında da bir üslup bütünlüğü sağlamıştır.
İstanbul Süleymaniye Camii’nin (1550-57) mihrap duvarı, kırmızı rengin ilk kez kullanıldığı, bahar açmış dallar ve diplerinden fışkıran lale, karanfil gibi natüralist çiçeklerin yer aldığı çiniler ile yeni üslubu açıkça ortaya koyar. Mihrabın iki yanındaki yazılı madalyonlar ise, dönemin büyük hattatı Karahisari ve öğrencisi Hasan Çelebi’nin ürünleridir.
Rüstem Paşa Camii (1561), 16. yüzyılın ikinci yarısında çini sanatına kaynak olacak bütün desenlerin sergilendiği, mihrapların, duvarların, payelerin tümüyle çinilerle kaplandığı gösterişli bir yapıdır.
İstanbul Kadırga’da Sokullu Mehmet Paşa Camii (1571), çini süslemelerin kubbenin pandantifli geçiş kısmında, pencere alınlıklarında, mermer mihrabın çevresinde duvarda ve minberin külahında yer alması ile mimariyi ezmeyen başarılı bir düzenlemeye sahiptir. Bunun yanında, İstanbul Piyale Paşa Camii’nin (1573) çinili mihrabının süslemeleri, dönemin kumaş desenleri ile olan benzerliği sergiler.
Edirne Selimiye Camii’nin (1569-75) çinileri, 1572 tarihli fermanlardan anlaşıldığı gibi, ıznik’e özel olarak sipariş edilmiştir. Bu yapı, çini süslemenin mimari ile bağdaşan, mimari üstünlüğü ezmeyen bilinçli yerleştirilişini en başarılı bir biçimde ortaya koyar. Mihrap duvarı, minber köıkü duvarı, galerileri taşıyan kemerlerin köşelikleri, pencere alınlıkları ve özellikle de hünkar mahfili, dönemin en kaliteli çinileri ile kaplıdır. Hünkar mahfilinde ki çiniler, 16. yüzyılın ikinci yarısında varılan üstünlüğü, bahar açmış ağaçlar ve elma ağaçları ile taçlandırır.
Üsküdar’da Atik Valide Camii (1583) mihrap duvarının iki yanında yükselen çini panolar, vazodan taşan çeşitli çiçekler ve bahar açmış ağaçları ile 17. yüzyıl çini sanatına kaynak olacak güçtedir.
Çini sanatında, 17. yüzyılın ilk yarısından itibaren teknik açıdan bir duraklama ve gerileme başlar. Mercan kırmızısı kahverengiye dönüşür, öteki renkler solar, sır altında akmalar görülür. Sır parlaklığını yitirir, çatlaklar belirir, beyaz zemin de kirli ve benekli bir görünüm kazanır. Desenler ise bir süre daha eski güçlerini korumakla birlikte, gittikçe inceliklerini yitirir ve donuklaşırlar. Sağlam siyah dış çizgilerin yerini de ince mavi bir renk alır.
İstanbul Sultan Ahmed Camii (1609-17), Türk çini sanatının en parlak dönemine ait örneklerin toplandığı son büyük yapıdır. Bu yapıda kayıtlara göre, 21043 çini kullanılmıştır. Özellikle üst kat mahfillerinin duvarlarını kaplayan çini panolardan görülen bahar açmış ağaçlar, asma dalları sarılmış servi ağaçları, üzüm salkımları, lale, sümbül, karanfil demetleri, Çin bulutları ile kuşatılmış iri şakayıklar ve sembolik üç top desenleri, yıldızlı geometri geçmeler gibi çok farklı motiflerin ayrı ayrı panolar halinde bir araya getirilmiş olması, bunların toplanmış çiniler olduğu kanısını uyandırmaktadır. Bu yapıda, 16. yüzyıl ikinci yarısı ve 17. yüzyıl başı ıznik ve Kütahya çinileri bir arada kullanılmıştır.
Topkapı Sarayı’nın çinileri, Osmanlı çini sanatının tüm dönemlerini toplu olarak gözler önüne serer. Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan, ıimdi Arkeoloji Müzeleri bahçesinde yer alan Çinili Köık (1472), mozaik çini sanatının ilk Osmanlı dönemindeki üslup gelişimini yeni kompozisyon ve renklerle gözler önüne seren anıtsal bir yapıdır. Gösterişli bir eyvan biçiminde dışarıya açılan giriş kısmında, geometrik kompozisyonlar, iri kufî ve sülüs yazılar, etkiyi arttırmaktadır. Topkapı Sarayı Arz Odası’nın cephesindeki renkli sır tekniğinde yapılmış çiniler ise, 16. yüzyıl başındaki örneklerin özelliğini taşır.
Topkapı Sarayı’nda, 16. yüzyıl ikinci yarısının en kaliteli çinilerinin bulunduğu bölümlerden biri de Hırka-i Saadet Dairesi’dir. Bahar açmış ağaçlar üzerinde çifte kuşlu panolar, parlak kırmızı rengin geniş bir zeminde kullanılmış olduğunu göstermesi açısınan önemlidir. Sultan IŞI. Murad Dairesi’ndeki (1578) çiniler, kubbe eteğine kadar tüm duvarları kaplar. 16. yüzyıl ikinci yarısının bu kaliteli çinilerinde, beyaz zemin üzerine kırmızı, yeşil renklerin bulunduğu Çin bulutları, nar çiçekleri ve kıvrık dişli yapraklar görülür. Ocak külahının iki yanında yer alan bahar dallı kompozisyon ise, bulunduğu yere uygun bir biçimde yerleştirilmiştir.
1640 tarihli Sünnet Odası’nın cephesini ise çeşitli dönemlere ait çiniler süslemektedir. Artık kaliteli çinilerin yapılamadığı dönemde, bu yapıda, saray depolarındaki çiniler ya da başka yerlerden sökülerek getirilenler kullanılmıştır. 1.20 x 0.34 m. boyutundaki yekpare çini panolarda, beyaz bir zemin üzerinde firuze ve mavinin tonlarıyla kıvrık iri yaprak ve şakayıklı bir dal üzerinde çeşitli duruşta kuş figürleri, alt kısmında ise Uzak Doğu kökenli iki efsanevi geyik figürü bulunmaktadır. Saray nakkaşlarının desenlerine göre biçimlendiği belli olan bu panolara benzeyen daha küçük boyuttaki bir panoda ise, bir vazodan çıkan kıvrık yapraklı ve çiçekli bir dal üzerinde kuş figürleri bulunmaktadır. ılginç olan, bu panoların benzerlerinin 1639 tarihli Bağdat Köıkü içinde de yer almasıdır. Ancak burada kompozisyon yekpare bir pano olarak değil, yedi ayrı levhanın birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. Bu çiniler, biraz kabalaşmış üsluplarına ve teknik aksaklıklarına rağmen, Sünnet Odası’ndaki 16. yüzyılı ait orijinallerine bakılarak yapılmış oldukça başarılı kopyalardır.
17. yüzyıl çini sanatının desen açısından henüz yaratıcı gücünü sürdürdüğü Harem kısmında, Valide Sultan ve şehzadeler Dairesi’ndeki çini kaplamalar, vazolardan taşan çeşitli çiçekler ve bahar ağaçları ile mekana bir cennet bahçesi görünümü kazandırır. 17. yüzyılın bu alandaki bir katkısı da Mekke ve Medine tasvirlerinin Türk çini sanatında yer almasıdır. Böyle bir pano, Valide Sultan ıbadet Odası’nda da bulunmaktadır. Bu tür panoların kitabeli olmaları, bunlara belge niteliği de kazandırmaktadır.
Bu dönemde ıznik’in gittikçe azalan etkinliğinin yerini, Kütahya almaya başlamıştır. Üsküdar Çinili Cami (1640) mihrabı, minberin külahı ve nişli duvarları ile Kütahya çinilerinin ıznik ürünlerini anımsatan başarısını gözler önüne serer. İstanbul Yeni Cami ve Külliyesi’nin (1663) çinileri ise, 17. yüzyılın ikinci yarısındaki teknik gerilemeye rağmen, çok çeşitli desenlerin hâlâ kullanıldığını göstermektedir. Yapının hemen her bölgesinde yeşil, firuze ve lacivert renklerin egemen olduğu çinilere rastlanır.
18. yüzyıl başlarında ıznik çiniciliği bir daha canlanamayarak son bulur. Sultan IŞI. Ahmed ve Sadrazam Damat ıbrahim Paşa, Türk çini sanatını yeniden canlandırmak için girişimlerde bulunurlar. İstanbul Tekfur Sarayı’nda, ıznik’ten getirilen ustabaşı ve fırın malzemeleriyle yeni bir imalathane kurulur. Başlangıçta ıznik çinilerinin benzerleri yapılır. Ama, bu deneme de çok kısa sürer ve 25 yıl sonra Tekfur çiniciliği son bulur. Tekfur Sarayı çinileri adı altında toplanan bu ürünlerin en ilginç örnekleri, Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde (1734) ve Sultan IŞI. Ahmet Çeşmesi’nin (1732) saçağı altında bulunmaktadır. Desen açısından ıznik çinilerine benzemekle birlikte, Tekfur Sarayı çinilerinin yapım tekniği başarılı değildir. Sırlar mavi bir ton almış, çatlaklar belirmiş, renklerde de solma ve akmalar başlamıştır. Sıraltı tekniğindeki bu çinilere o zamana kadar çini sanatında görülmeyen sarı ve turuncu da katılmıştır.
Kısa ömürlü bu çabanın yanında, Kütahya 18. yüzyıl boyunca tek çini merkezi olarak etkinliğini sürdürmüştür. Ama, saray sanatının görkeminden uzak, daha çok halk sanatının şematik üslubuna göre oluşturulmuş çiçek buketleri ve rozetler ortaya çıkmıştır. Üsküdar Yeni Valide Camii (1708), Kütahya Hisar Bey Camii’nin 1750 yılındaki tamiri sırasında konulan çinileri, Antalya Müsellim Camii (1796) ve Topkapı Sarayı’nın çeşitli yerlerinde bulunan çiniler, bu dönemin özelliklerini yansıtırlar.
Bu özellikler, Neo-Klasik üslubun egemen olduğu 20. yüzyıl başlarında yeni bir canlanmaya değişir. ıznik çinilerinin klasik desenlerine dönülerek, başarılı örnekler verilir. Eyüp’teki Sultan Mehmed Reşad Türbesi’nin (1918) içini kaplayan çini panolar, asma yapraklı servi ağaçları, vazodan taşan çiçekler, bahar ağaçları, kırmızı renginde katıldığı renk çeşitlemesi ile bu yeniden canlanışı gözler önüne sermektedir.
Osmanlı çini sanatının görkemli örnekleri, küçük çapta da olsa, 20. yüzyıl başında yeniden yaşatılmaya çalışılmıştır. Kütahya çiniciliği ise günümüzde, zaman zaman Türk çini sanatının parlak geçmişini anımsatan örneklerle varlığını sürdürmektedir
Selçuklular İslâm medeniyetine uymakla kalmamışlar, kendi şahsiyet ve zevklerinden bu medeniyete büyük ölçüde katkıda bulunarak, kendi sanat görüşlerini de ortaya koymuşlardı. İdareleri altında bulunan Çin sınırlarından İstanbul Boğazı, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarına, Mısır, Yemen ve Hind hududlarına kadar olan ülkelerde câmi, medrese, türbe (kümbet), hastahâne, kervansaray, kale ve köprü gibi bir çok mimârî eserler meydana getirmişler, kökleri eski yurtlarındaki yapılara giden tipleri buralarda da geliştirmişler ve İslâm dünyasına yeni yapı tipleri hediye etmişlerdir.
İran, Türkistan ve Irak'daki büyük câmilerde bu yenilikler tatbik edilmiş ve Selçuklular İslâm dünyasındaki câmilere abidevî bir manzara kazandırmışlardı. Selçuklular'dan zamanımıza kadar örnek olarak; Isfahan Mescid-i Cuma, Gülpayegân Câmii, Kazvîn'deki Mescid-i Cuma ve Ardistan'daki Mescid-i Cuma gibi camiler kalmıştır.
Diğer bir yapı tipi de dinî bir öğretim yeri olan medresedir. Nişâbûr, Bağdad ve Tus medreseleri bu yapı şeklinin ilk örnekleridir. Mimârî bakımdan medresenin şekli tespit edilmiş, orta avlulu ve dört eyvanlı planın kullanıldığı anlaşılmıştır. Bu yapı tipinde avlunun dört bir tarafında eyvân bulunmakta, avluyu kemerli revaklar çevirmekteydi. Bu suretle dört eyvanlı câmi ve medrese planının Selçuklular'ın idaresindeki bölgelerde uygulandığı görülmektedir.
Son zamanlarda yapılan arkeolojik arastırmalar neticesi dört eyvanlı planın saray ve kervansaraylarda da uygulandığı meydana çıkmıştır. Selçuklular'ın İslâm dünyasına getirdikleri yeni yapı şekillerinden biri de; şekil itibarıyla Türk çadırları ("otağları"nı andıran tuğladan yapılmış ve adına "Kümbet" denilen türbelerdir. Bunları genel olarak dört köşeli, çok köşeli veya yuvarlak biçimde olmak üzere üçe ayırmak mümkündür. Selçuklular devrinde İslâm dünyasında bir çok türbe yapılmıştır. Bu devreden kalan örneklerin başında, dünya mimârisinin sayılı şahaserleri arasında yer alan, Sultan Sencer (öl. 1157)'in Merv şehrindeki türbesi gelir. Yeni tip ince silindirik minareler de İslâm dünyasına Türk mimârisinin bir hediyesidir.
Kirmân Selçukluları daha ilk melikleri Kavurd zamanından (1048-1073) itibaren imâr faaliyetlerine başlamışlardı. Nitekim onun yaptırdığı karakol kalelerinden "minare" biri bugün de mevcudiyetini muhafaza etmektedir. Selçuklular devrinde Kirmân'da şehircilik yönünden de bir gelişme görülmüş, şehirler "şehristân" denilen kısımdan dışarı taşarak yeni mahalleler ve yerleşme merkezleri kurulmuştur. Melik I. Turan-şâh'ın şaptırdığı "Mescid-i Melik" adıyla meşhur olup, bugün Kirmân gölgesinin en eski câmiidir. O devreden kalan bir eser de Atabey Bozkuş'un yaptırdığı ve "Hâce Atabey" adı ile meşhur türbedir.
Selçuklu devrinde yapılmış ve bugün var olan bazı eserlerden; Berdisîr'deki Mescid-i Bâzâr-ı şâh, Zerend'deki Selçuklu minaresini, Kirmân şehrine takriben 70 km. mesafedeki Nigâr köyündeki Selçuklu kalesini ve hamamı zikredilebilir. Ayrıca kaynaklarda Selçuklular'ın Kirmân'da bir çok imâr faaliyetlerinde bulunduğu kaydedilmiştir.
Selçuklu devrindeki figürlü plastik sanatında, Orta Asya leri esas tutulmuş, statüko üzerinde gelişmiş olan bu Selçuklu süsleme üslubu câmiler, saraylar ve hattâ zenginlerin evlerinde de görülmüştür. Bu süsleme kompozisyonlarında av sahneleri ve saray hayatından sahneler tasvir edilmiş, Rey'de yapılan kazılarda yıkılmış olan Selçuklu saraylarından çehreleri Türk hatları taşıyan boyanmış heykeller bulunmuştur. XI. yüzyıldan itibaren halı sanatı da Selçuklu Türkleri ile Orta Asya'dan batıya doğru yayılmıştır. Ancak Büyük Selçuklular'dan zamanımıza kadar hiç bir eser gelmemiştir. Selçuklular'ın tesiri ile Bağdat'ta ipek sanayiinde büyük bir gelişme görülmüş ve en eski ipekli kumaş örneği bu devreden kalmıştır.
Yine Bağdad'da ilk İslâmî minyatür mektebi Selçuklular zamanında kurulmuş, önce Arapça'ya çevrilen metinleri açıklamak ile başlayan bu sanat daha sonra hikaye kitablarında da kendini göstermişti. Minyatür sanatı, Selçuklu sultan ve emirlerinin katipleri olan Uygur Türkleri tarafından geliştirilmiştir. Bu devirde İran'da Orta Asya seramik sanatı uslubunun tesirleri de açıkça görülmektedir. Selçuklular devrinde başta Rey olmak üzere, Musul ve Rakka gibi üç önemli merkezde çinicilik sanatı gelişmiştir. Türk mimarisinde çininin bir süslenme düzeni içinde mimârî ile bağlanarak kullanılması İran'da Büyük Selçuklular ile başlamış, asıl büyük gelişme Anadolu mimarisinde gerçekleşmiştir.
Çini yanında seramik eserler yapılmış ve seramik merkezleri kurularak çok sayıda eser verilmiş, yeni teknikler yaratılmıştır. Büyük Selçuklular devrinde maden işlerinde fevkalâde bir teknikle kaliteli eserler meydana getirilmiştir. Maden sanatının merkezi ise Horasan bölgesi idi. Madenden yapılmış eşyalar, aynı zamanda saray hayatını ve tabiatı aksettiren, kabartma tasvirler ile süslenmiştir.
Onbirinci yüzyıldan beri Ortadoğu ülkelerinde yerleşen ve İslâm dünyasının müşterek malı olmuş bulunan bütün sanat yeniliklerinde Türkler'in tesiri görülmüş ve bu daha sonraki yüzyıllarda da devam etmiştir.
Türkiye Selçukluları da hâkim oldukları süre içinde birçok mimârî eserler ile Anadolu'yu âdetâ süslemişler ve bunlardan bir kısmı da zamanımıza kadar gelmiştir. Selçuklu sultanları Anadolu'da câmi, medrese, türbe, kervansaray, kale ve köprüler yaptırmışlardı. Nitekim Sultan Mes'ûd tarafından XII. yüzyılın ortalarında yaptırılmağa başlanan Konya'daki Alâeddîn Câmi sonraki tamir ve değişikliklerle zamanımıza kadar gelmiştir. Sultan I. Alâeddîn Keykubâd Niğde'de kendi adıyla anılan cami ile, Malatya'daki Ulu câmi'i inşâ ettirdi. Kayseri'deki Huand Câmi'i ve külliyesi de Alâeddîn Keykubâd'ın eşi Mahperi Huand Hâtun tarafından yaptırılmıştır.
Türkiye Selçuklu sultanları tarafından, medrese tarzında yaptırılan ilk eser, Kayseri'deki Çifte Medrese, Gıyâseddîn I. Keyhusrev'in tıp medresesi (Şifâiye) ile kızkardeşi Gevher Nesibe'nin şifâhânesinden meydana gelmiştir. Sultan İzzeddîn I. Keykavus da Sivas'da bir şifaiye medresesi yaptırmıştı. Selçuklu devlet adamları da ülkeyi bayındır duruma getirmek bakımından faaliyette bulunmuşlardır. Nitekim Sâhib Ata Fahreddîn Ali Akşehir'de Taş Medrese, Kayseri'de Sâhibiye Medresesi, Konya'da İnce minareli Medrese'yi atabey Ertokuş Isparta'da medrese, Celâl ed-Dîn Karatay Konya'da Karatay Medresesi'ni, Muineddîn Pervâne Sivas'da Gök Medrese'yi ve Cacaoğlu Nûreddîn de Cacabey Medresesi'ni yaptırmışlardı. Kırşehir'deki Cacabey Medresesi'nin önce bir rasadhâne olarak yapıldığı sonra da câmiye çevrildiği anlaşılıyor.
Türkiye Selçuklular'ın kudretini, teşkilâtının iyi işlediğini ve yüksek kültürünü en canlı şekilde aksettiren eserler, ticaret yolları üzerinde yükselen kervansaraylardır. Anadolu'da çok sayıda bulunan kervansaraylar Selçuklu sultanları ve vezirleri tarafından XIII. yüzyıl boyunca yaptırılmıştır. Bir muhafız kıtasıyla korunan bu kervansaraylarda yolculara hayvanlarıyla birlikte üç gün parasız yemek veriliyor, hastalar tedavi ediliyor ve herkese din farkına, zengin ve fakir olduğuna bakılmaksızın eşit muamele ediliyordu. Anadolu'daki kervansaraylardan sekiz tanesinin Selçuklu sultanları tarafından yaptırıldığı tespit edilmiştir.
Anadolu'daki kümbet ve türbeler mütevâzi ölçüler içinde yapılmakla beraber, mimârî bakımdan bir gelişme içinde oldukları görülmektedir. Önceleri tuğladan ve taştan inşâ edilen kümbetler, daha sonra sadece taştan yapılmağa başlanmıştı. XII,. yüzyıla âit Selçuklu kümbetlerinden Konya'daki II. Kılıç Arslan kümbeti kalmıştır. Selçuklu sultanlarından kalan bir türbe ise, I. Keykavus'un Sıvas'daki türbesidir. Selçuklu hâtunlarından Kayseri'deki Mahperi Huand Hâtun kümbeti, devlet adamlarından Atabey Ertokuş'un kümbeti, Celâl ed-Dîn Karatay'ın Konya'daki türbesi, yine Konya'da Sâhib Ata Fahreddîn Ali'nin âile türbesini bu tip eserlerden zamanımıza kadar kalmış birkaç örnek olarak zikredebiliriz.
Selçuklu Türkleri'yle Orta Asya'dan batıya doğru yayılan halı sanatı, Türkiye Selçukluları zamanından (XIII. yüzyılın ilk yarısından) kalan parçalardan anlaşılacağı üzere devamlı gelişmelerde daha sonraki halı sanatına bir temel olmuştur. Konya Selçuklu halıları refâh ve dekor bakımından fevkalâde bir zenginlik gösterirler. Renk olarak genellikle koyu mavi veya kırmızı göze çarpar. Selçuklu halılarındaki motifler; sekiz köşeli yıldızlar, uçları çengellerle çevrilen sekizgenler gibi sık sık görülen geometrik şekillerdir. Ayrıca gâyet stilize bitki ve hayvan şekilleri de görülür. Halılara karakteristik özellik veren husûs geniş bordürlerindeki iri kufî yazı dekorudur.
XIII. yüzyılda Anadolu'daki Selçuklu çini sanatı çok büyük bir gelişme göstermiş ve kendine has bir desen dünyası yaratmıştır. Zikredilen yüzyılın ikinci yarısından sonra çini süslemede bitkisel motiflerin hâkimiyeti natüralist uslubun habercisi olmuştur. Anadolu'da iç ve dış mimaride çini süsleme kullanılmış bunun örneklerine şifâhâne, medrese, türbe, kümbet, câmi ve mescidlerde rastlanmış, böylece bu sanatın gelişmesi sağlanmıştır. Türkiye Selçuklular'ın başkenti Konya çeşitli tekniklerin kullanıldığı bir çini merkezi olmuş ve bütün Selçuklu devri çini sanatını şekillendirmiştir.
Selçuklular İslâm medeniyetine uymakla kalmamışlar, kendi şahsiyet ve zevklerinden bu medeniyete büyük ölçüde katkıda bulunarak, kendi sanat görüşlerini de ortaya koymuşlardı. İdareleri altında bulunan Çin sınırlarından İstanbul Boğazı, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarına, Mısır, Yemen ve Hind hududlarına kadar olan ülkelerde câmi, medrese, türbe (kümbet), hastahâne, kervansaray, kale ve köprü gibi bir çok mimârî eserler meydana getirmişler, kökleri eski yurtlarındaki yapılara giden tipleri buralarda da geliştirmişler ve İslâm dünyasına yeni yapı tipleri hediye etmişlerdir. İran, Türkistan ve Irak'daki büyük câmilerde bu yenilikler tatbik edilmiş ve Selçuklular İslâm dünyasındaki câmilere abidevî bir manzara kazandırmışlardı. Selçuklular'dan zamanımıza kadar örnek olarak; Isfahan Mescid-i Cuma, Gülpayegân Câmii, Kazvîn'deki Mescid-i Cuma ve Ardistan'daki Mescid-i Cuma gibi camiler kalmıştır.
Diğer bir yapı tipi de dinî bir öğretim yeri olan medresedir. Nişâbûr, Bağdad ve Tus medreseleri bu yapı şeklinin ilk örnekleridir. Mimârî bakımdan medresenin şekli tespit edilmiş, orta avlulu ve dört eyvanlı planın kullanıldığı anlaşılmıştır. Bu yapı tipinde avlunun dört bir tarafında eyvân bulunmakta, avluyu kemerli revaklar çevirmekteydi. Bu suretle dört eyvanlı câmi ve medrese planının Selçuklular'ın idaresindeki bölgelerde uygulandığı görülmektedir. Son zamanlarda yapılan arkeolojik arastırmalar neticesi dört eyvanlı planın saray ve kervansaraylarda da uygulandığı meydana çıkmıştır. Selçuklular'ın İslâm dünyasına getirdikleri yeni yapı şekillerinden biri de; şekil itibarıyla Türk çadırları ("otağları"nı andıran tuğladan yapılmış ve adına "Kümbet" denilen türbelerdir. Bunları genel olarak dört köşeli, çok köşeli veya yuvarlak biçimde olmak üzere üçe ayırmak mümkündür. Selçuklular devrinde İslâm dünyasında bir çok türbe yapılmıştır. Bu devreden kalan örneklerin başında, dünya mimârisinin sayılı şahaserleri arasında yer alan, Sultan Sencer (öl. 1157)'in Merv şehrindeki türbesi gelir. Yeni tip ince silindirik minareler de İslâm dünyasına Türk mimârisinin bir hediyesidir.
Selçuklu devrindeki figürlü plastik sanatında, Orta Asya leri esas tutulmuş, statüko üzerinde gelişmiş olan bu Selçuklu süsleme üslubu câmiler, saraylar ve hattâ zenginlerin evlerinde de görülmüştür. Bu süsleme kompozisyonlarında av sahneleri ve saray hayatından sahneler tasvir edilmiş, Rey'de yapılan kazılarda yıkılmış olan Selçuklu saraylarından çehreleri Türk hatları taşıyan boyanmış heykeller bulunmuştur. XI. yüzyıldan itibaren halı sanatı da Selçuklu Türkleri ile Orta Asya'dan batıya doğru yayılmıştır. Ancak Büyük Selçuklular'dan zamanımıza kadar hiç bir eser gelmemiştir. Selçuklular'ın tesiri ile Bağdat'ta ipek sanayiinde büyük bir gelişme görülmüş ve en eski ipekli kumaş örneği bu devreden kalmıştır.
Yine Bağdad'da ilk İslâmî minyatür mektebi Selçuklular zamanında kurulmuş, önce Arapça'ya çevrilen metinleri açıklamak ile başlayan bu sanat daha sonra hikaye kitablarında da kendini göstermişti. Minyatür sanatı, Selçuklu sultan ve emirlerinin katipleri olan Uygur Türkleri tarafından geliştirilmiştir. Bu devirde İran'da Orta Asya seramik sanatı uslubunun tesirleri de açıkça görülmektedir. Selçuklular devrinde başta Rey olmak üzere, Musul ve Rakka gibi üç önemli merkezde çinicilik sanatı gelişmiştir. Türk mimarisinde çininin bir süslenme düzeni içinde mimârî ile bağlanarak kullanılması İran'da Büyük Selçuklular ile başlamış, asıl büyük gelişme Anadolu mimarisinde gerçekleşmiştir. Çini yanında seramik eserler yapılmış ve seramik merkezleri kurularak çok sayıda eser verilmiş, yeni teknikler yaratılmıştır. Büyük Selçuklular devrinde maden işlerinde fevkalâde bir teknikle kaliteli eserler meydana getirilmiştir. Maden sanatının merkezi ise Horasan bölgesi idi. Madenden yapılmış eşyalar, aynı zamanda saray hayatını ve tabiatı aksettiren, kabartma tasvirler ile süslenmiştir.
Onbirinci yüzyıldan beri Ortadoğu ülkelerinde yerleşen ve İslâm dünyasının müşterek malı olmuş bulunan bütün sanat yeniliklerinde Türkler'in tesiri görülmüş ve bu daha sonraki yüzyıllarda da devam etmiştir.
Türkiye Selçukluları da hâkim oldukları süre içinde birçok mimârî eserler ile Anadolu'yu âdetâ süslemişler ve bunlardan bir kısmı da zamanımıza kadar gelmiştir. Selçuklu sultanları Anadolu'da câmi, medrese, türbe, kervansaray, kale ve köprüler yaptırmışlardı. Nitekim Sultan Mes'ûd tarafından XII. yüzyılın ortalarında yaptırılmağa başlanan Konya'daki Alâeddîn Câmi sonraki tamir ve değişikliklerle zamanımıza kadar gelmiştir. Sultan I. Alâeddîn Keykubâd Niğde'de kendi adıyla anılan cami ile, Malatya'daki Ulu câmi'i inşâ ettirdi. Kayseri'deki Huand Câmi'i ve külliyesi de Alâeddîn Keykubâd'ın eşi Mahperi Huand Hâtun tarafından yaptırılmıştır.
Türkiye Selçuklu sultanları tarafından, medrese tarzında yaptırılan ilk eser, Kayseri'deki Çifte Medrese, Gıyâseddîn I. Keyhusrev'in tıp medresesi (Şifâiye) ile kızkardeşi Gevher Nesibe'nin şifâhânesinden meydana gelmiştir. Sultan İzzeddîn I. Keykavus da Sivas'da bir şifaiye medresesi yaptırmıştı. Selçuklu devlet adamları da ülkeyi bayındır duruma getirmek bakımından faaliyette bulunmuşlardır. Nitekim Sâhib Ata Fahreddîn Ali Akşehir'de Taş Medrese, Kayseri'de Sâhibiye Medresesi, Konya'da İnce minareli Medrese'yi atabey Ertokuş Isparta'da medrese, Celâl ed-Dîn Karatay Konya'da Karatay Medresesi'ni, Muineddîn Pervâne Sivas'da Gök Medrese'yi ve Cacaoğlu Nûreddîn de Cacabey Medresesi'ni yaptırmışlardı. Kırşehir'deki Cacabey Medresesi'nin önce bir rasadhâne olarak yapıldığı sonra da câmiye çevrildiği anlaşılıyor.
Türkiye Selçuklular'ın kudretini, teşkilâtının iyi işlediğini ve yüksek kültürünü en canlı şekilde aksettiren eserler, ticaret yolları üzerinde yükselen kervansaraylardır. Anadolu'da çok sayıda bulunan kervansaraylar Selçuklu sultanları ve vezirleri tarafından XIII. yüzyıl boyunca yaptırılmıştır. Bir muhafız kıtasıyla korunan bu kervansaraylarda yolculara hayvanlarıyla birlikte üç gün parasız yemek veriliyor, hastalar tedavi ediliyor ve herkese din farkına, zengin ve fakir olduğuna bakılmaksızın eşit muamele ediliyordu. Anadolu'daki kervansaraylardan sekiz tanesinin Selçuklu sultanları tarafından yaptırıldığı tespit edilmiştir.
Anadolu'daki kümbet ve türbeler mütevâzi ölçüler içinde yapılmakla beraber, mimârî bakımdan bir gelişme içinde oldukları görülmektedir. Önceleri tuğladan ve taştan inşâ edilen kümbetler, daha sonra sadece taştan yapılmağa başlanmıştı. XII,. yüzyıla âit Selçuklu kümbetlerinden Konya'daki II. Kılıç Arslan kümbeti kalmıştır. Selçuklu sultanlarından kalan bir türbe ise, I. Keykavus'un Sıvas'daki türbesidir. Selçuklu hâtunlarından Kayseri'deki Mahperi Huand Hâtun kümbeti, devlet adamlarından Atabey Ertokuş'un kümbeti, Celâl ed-Dîn Karatay'ın Konya'daki türbesi, yine Konya'da Sâhib Ata Fahreddîn Ali'nin âile türbesini bu tip eserlerden zamanımıza kadar kalmış birkaç örnek olarak zikredebiliriz.
Selçuklu Türkleri'yle Orta Asya'dan batıya doğru yayılan halı sanatı, Türkiye Selçukluları zamanından (XIII. yüzyılın ilk yarısından) kalan parçalardan anlaşılacağı üzere devamlı gelişmelerde daha sonraki halı sanatına bir temel olmuştur. Konya Selçuklu halıları refâh ve dekor bakımından fevkalâde bir zenginlik gösterirler. Renk olarak genellikle koyu mavi veya kırmızı göze çarpar. Selçuklu halılarındaki motifler; sekiz köşeli yıldızlar, uçları çengellerle çevrilen sekizgenler gibi sık sık görülen geometrik şekillerdir. Ayrıca gâyet stilize bitki ve hayvan şekilleri de görülür. Halılara karakteristik özellik veren husûs geniş bordürlerindeki iri kufî yazı dekorudur.
XIII. yüzyılda Anadolu'daki Selçuklu çini sanatı çok büyük bir gelişme göstermiş ve kendine has bir desen dünyası yaratmıştır. Zikredilen yüzyılın ikinci yarısından sonra çini süslemede bitkisel motiflerin hâkimiyeti natüralist uslubun habercisi olmuştur. Anadolu'da iç ve dış mimaride çini süsleme kullanılmış bunun örneklerine şifâhâne, medrese, türbe, kümbet, câmi ve mescidlerde rastlanmış, böylece bu sanatın gelişmesi sağlanmıştır. Türkiye Selçuklular'ın başkenti Konya çeşitli tekniklerin kullanıldığı bir çini merkezi olmuş ve bütün Selçuklu devri çini sanatını şekillendirmiştir.
GEZİYORUM
Çinicilik merkezinin zengin bir tarihi var.
Kütahya
Türk tarihinde ve kültüründe önemli bir kilometre taşı Kütahya. 14. yüzyıldan beri, Anadolu'nun en ünlü çinicilik merkezi. Gelişmiş el sanatları ve folkloru var. Kaplıcaları ve antik kalıntılarıyla da gelecek vaat eden bir turizm merkezi...

Efsaneye göre Anadolu'da çok çok eski çağlarda olağanüstü güzel, sağlam ve zarif çanak çömlekler, vazolar, testiler yapan yaşlı bir kadıncağız yaşarmış... Sırtındaki heybesine yüklediği üç beş toprak kabı kent pazarlarına getirir satarmış. Kısa sürede kapışılırmış el emeği göz nuru eserleri... Zamanla yaşlı kadının çanak ve çömleklerinin güzelliği, çevredeki tüm kentlere yayılmış. İnsanlar yollarını bekler olmuşlar...
Bekler olmuşlar ama, bu işten rahatsız olanlar da çıkmış ortaya... Özellikle de diğer çanak çömlekçiler... İşin sırrına bir türlü eremiyorlarmış. Bir gün karar vermişler ve yaşlı kadıncağızı gizlice takip etmişler. Yaşlı kadın, bugünkü Kütahya'nın bulunduğu yöreye gelmiş ve heybesini buradaki toprakla doldurup evine dönmüş... Kendisini takip edenler ise onun çanak çömleğindeki sırrın bu toprak olduğunu anlayıvermişler hemen. Kısa sürede çevrede bulunan tüm kentteki çömlekçiler buraya akın etmiş ve yeni bir kent çıkmış ortaya...
Anadolu'nun kültüründe ve tarihinde önemli bir yeri olan Kütahya hakkında anlatılan bu efsanenin doğruluğu su götürür, ama haklılığı ve güzel kente yakıştığı tartışma götürmez. Gerçektende bugün Kütahya, Anadolu'nun en önemli kültür merkezlerinden biri durumunda. Çinicilik ve el sanatlarındaki gelişmişlik, yüksek turizm potansiyeli, zengin ve görkemli tarihi, Kütahya'yı bu düzeye getiren önemli etkenler...
Antik çağlardaki adı "seramik kenti" anlamına gelen "Seramorum" imiş Kütahya'nın. Frigyalılar döneminde Kotiyum adını almış. Daha sonra Roma ve Bizans dönemlerinde de bu adla anılmış. 1078 yılında Türkler'in bir yurdu olduktan sonra da zamanla halk Türkçesi'nde Kütayha'ya dönüşmüş... Kütayha, bugün Ege ve Akdeniz bölgelerine açılan en önemli kara ve demiryollarının geçtiği önemli bir ulaşım noktasında bulunuyor. Bu nedenle ulaşım son derece kolay...
Kütahya'nın tarih öncesi ve antik çağdaki dönemlerinden kalan arkeolojik buluntular, bugün Kütahya Müzesi olarak değerlendirilen, 14. yüzyıl sivil Türk mimarisi örneklerinden Vacidiye Medresesi'nde sergilenmekte. Son derece zengin bir müze. Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı dönemi eserlerinin yanı sıra eşsiz Kütahya çinileri, gezenleri hayli etkilemekte... Kütahya, Türk çinicilik sanatında çok önemli bir merkez. Kent bu önemini, günümüzde de koruyor. Frigyalılar döneminden beri sürdürülen çinicilik, 14. yüzyıldan sonra büyük bir sıçrama yapmış. 18. yüzyılda, gerileyen iznik çiniciliğini geçmiş... 20. yüzyıla gelindiğinde de Anadolu'da tek bir çinicilik merkezi durumuna gelmiş. Ama 1970'lerden sonra başlayan aşırı modernleşme, Kütahya çiniciliğine büyük darbe vurmuş. Günümüzün turizm gelişmesi, sektöre yeniden hayat vermiş durumda... Kütahya, Anadolu'nun önemli bir dokumacılık merkezi aynı zamanda. Halıcılık, bez dokumacılığı, iğne oyacılığı, yöre halkının geçim kaynağı olan el sanatlarından...
Kentte bugün görülen tarihi yapıların hepsi Türkler'den kalma. Birçok burcuyla görkemli Kütahya Kalesi ise bir Bizans eseri. Mutlaka gezilip görülmesi gereken kale, Selçuklular, Germiyanoğulları, ve Osmanlılar döneminde eklemeler yapılıp güçlendirilerek bugünkü hale getirilmiş...
Geleneksel Türk mimarisinin en güzel ev örneklerinin bulunduğu Kütahya'da bir çok tarihi yapı bulunuyor. Balıklı Camii, İmaret Mescidi, Ulucami, Karagöz Ahmet Paşa Camii, Küçük ve Büyük Bedestenler, Kurşunlu Camii, Mimar Sinan yapısı olduğu bildirilen Lala Hüseyin Paşa Camii ve hamamı ilk anda akla gelen Türk mimarisi örnekleri... 19. yüzyılda Osmanlılar'a sığınan Macar devlet adamı Layos Kossuth'un oturduğu evde anısına bugün müze haline getirilmiş...
Kütahya bir kaplıcalar kenti aynı zamanda. Kente ve ilçelerdeki Ilıcaköy, Kaynarca, Göbel ve Yoncalı kaplıcaları, safrakesesi, böbrek ve ağrılı bir çok hastalığa iyi gelmekte...
Kent yakınlarındaki antik yerleşimlerden Temnos ve Aizani, görülmesi gereken arkeolojik yerler. Aizani, bugün ülkemizde en iyi şekilde ayakta kalmış antik kalıntıları barındırıyor. Zeus Tapınağı, yerli yabancı birçok gezginin hayranlığını kazanıyor. Aizani, Hristiyanlığın ilk çağlarında da önemli bir dini merkezdi. Bu önemini Bizans çağında da korudu. Antik kentten elde edilen bir çok kalıntı bugün Kütahya Müzesi'nde sergilenmekte...

Kütahya Çini ve Porselenlerine meraklı olanlar için Kütahya Porselen'de el dekoru yemek ve çay takımları satın alınabiliyor.
ÇİNİ - KAŞİ Geleneksel Türk sanatlarında önemli bir yeri olan çini; Orta Asya'dan Selçuklular ile Anadoluya gelmiştir. Gerek Anadolu Selçuklularda ve gerekse Osmanlılarda ; Mimari dekorasyonun ayrılmaz bir parçası olmuş ve KAŞİ olarak adlandırılmıştır. Çini, mimari dışında kap kacak olarakda işlenmiş gerek kullanım ve gerekse dekoratif amaçlı birçok eser ortaya konmuş ve butür ürünlerede EVANY denilmiştir. Çini alt yapı olarak silis, kaolen, kil gibi inorganik maddelerin belli oranlada karıştırılarak değirmenlerde öğütülmesi ile hazırlanan çamur değişik yöntemlerle farklı formlarda biçimlendirilmesi sonucu astarlanarak yaklaşık 1000 - 1100 C bisküvi hale getirilir. Hazırlanan formlar üzerine parşümen kağıtlarına çizilmiş ve delinmiş desenler kömür tozu ile formların üzerine aktarılır. Desenler üzerine fırça ile kontur çekimi (tahrir) yapılır. ****l oksitlerinden oluşan boyalarla renklendirilmesi tamamlanır. Renklendirilen çalışmalar gene bünyesin kurşunoksit, kuarts, cam ve soda terkibinden oluşan sırlarla tekrar 850 - 950 C sırlı pişim sonucu, sıraltı tekniğinde el emeği göz nuru eserler ortaya çıkmış olur.






En güzel örneklerini 15-16 ncı asırda gördüğümüz TAŞ ÇİNİ ; Bol silisli, bağlayıcı kil ve sır terkipli bünye üzerine kaplanan gözakı astar; Çinilerde canlılık, renk ve desende derinlik gibi estetik özelliğinin yanında, sağlamlıkta vermektedir. Yukarıdaki özellikleri ile tanınan TAŞ ÇİNİLER, Altın Çini ar-ge laboratuarlarında geliştirilmiş alt yapı üzerine EL DEKOR ATÖLYEMİZDE klasik üslup ile dekorlanmış ve sırlanıp, pişirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır.



Hammaddesi Toprak Olan Geleneksel Sanatlar

SERAMİK, ÇİNİ
Toprak, endogen granit kayaların doğanın aşındırmasıyla ufalanması sonucu meydana gelmektedir. Toprağın her türü seramik için uygun değildir. Kullanıma elverişli toprak ise kildir. Kil, dünyanın ana maddesidir. Killerin plastik özellikleri nedeni ile şekillendirme imkanlarına sahip bulunmaları ve şekillerini pişirme sureti ile koruyabilmeleri esasına dayanan seramik endüstrisi dünyanın en eski endüstrilerinden sayılmaktadır.
- Killerin, suyla karıştırıldıklarında, plastik özellikleri olan, kolayca biçimlendirilebilen bir hamura dönüşme, pişirildikten sonra da sert, sağlam, değişmez bir yapı kazanma özelliklerine dayalı çömlek üretme sanatı.
- Anorganik maddelerin herhangi bir usul ile şekillendirilip, pişirilmesi ile meydana gelen ürünlere seramik denir.
- Seramik hammaddesi kil olup elde, kalıpta veya tornada biçimlendirilmiş, fırınlanmış her tür eşyanın genel adı. Porselenden pişmiş toprak malzemeyedek her türlü obje sözcüğün kapsamına girer.

Seramiğin tarihçesi insanların ateşi bulmaları ile başlamaktadır. Suyu taşımak, muhafaza edebilmek için kaplar yapma zorunluluğundan seramik doğmuştur. Yüzyıllar boyunca, kap kacak yapımında kullanılmış, gerek eski çağlarda gerekse günümüzde yapı tuğlası üretiminde yararlanılan bir gereç olmuştur.
Çeşitli kültürlerin yaşadığı bir bölge olması sebebiyle Anadolu'da yapılan birçok arkeolojik kazı sonucu tarihe ışık tutan seramik eserlere rastlanmıştır. İlk kez yeni taş döneminde çıkan seramiğin en eski örnekleri Anadolu'da, Hacılar, Çatalhöyük, Beyce Sultan, Demirci höyük vb. arkeoloji kazılarında bulunan seramik kaplardır. Bu yapıtlar bezemelerinin yanı sıra biçimleri ile de dikkat çekmektedirler. M.Ö. 3500 Kalkalitik devir, M.Ö. 2500 - 1000 Truva, Hitit, M.S. 11. Ve 13. Yüzyıllarda Selçuklu, 10. Yüzyılda Anadolu'ya gelen Osmanlılar, Selçuklulardan kalan seramik kültürünü sürdürerek 15. Yüzyılda kendi özelliğini oluşturmuş, belli dönemlere damgalarını vurmuş ve hepsi birbirinden güzel örnekler bırakmışlardır.
İlk kaynaklarını Anadolu dışındaki Türk seramiğinden alan Anadolu seramik sanatı, Osmanlı devrinde tamamen kendine özgü bir gelişme göstermiş, tercih edilen, ihraç edilen eserler vererek ilgi görmüştür. Hokka, kase, ibrik, sürahi, kadeh, kandil, kupa, gülabtan, buhurdanlık, tütsü kabı vb., tabaklar sert beyaz hamur, sır altı tekniğiyle yapılmıştır.
Seramik malzeme üretiminde kullanılacak olan kil, üretilecek malzeme türüne göre, karıştırıcı, ıslatıcı makinelerde şekillendirilebilmeleri için gerekli su miktarı ilave edilmek suretiyle homojen bir hamur elde edilmeye çalışılır. Seramik malzemesi, elle, kalıplama, presleme, döndürme, filaj veya etraj, döküm teknikleri ile şekillendirilmektedir.
Pişirilen ürünlere bisküvi adı verilmektedir. Bisküvi halindeki yarı mamul üzerine; yapılacak desen, şekil veya yazıların sınırları (kontürler) özel olarak hazırlanmış aydınger (iğnelenmiş desenli) şablonlar yardımı ile odun kömürü tozu ile desen işlenmektedir. Bu desen tahrirlenip (çinilerde bezeme örgelerinin çevresini dolanan ince kontur) içleri boyanmaktadır. Boyalar genellikle büyük kısmı ithal maddelerden yapılan boyalardır.
Seramik yapıtlar üzerine çeşitli usullerle kaplanan şeffaf sırlarda: ****l oksitler katılarak hazırlanan sır reçeteleri değişen yüksek derecelerde renk veren sır tipleri kullanılmaktadır. Renk veren ****l oksitler tek başlarına kullanıldığı gibi, bir kaçı bir arada kullanılarak hazırlanan reçetelerle değişik renkler veren sırlar elde edilebilir. Renklendirmede kullanılan ****l oksitler; krom, demir, kalay, bakır, kobalt, manganez, zirkon, nikel, vanadyum, rutil olup tek veya karışım halinde kullanılır. Kalay, titanyum, antimuan opak sırlar elde etmek için kullanılan üç maddedir.
Bir parçayı sırlamadan önce sırrın yüzeye çok iyi tutunması yüzeyin temizliği ile doğrudan doğruya ilgilidir. Bu amaçla bisküvi akar su altında kısa bir süre tutularak temizlenir. Sır tabakası 1,5 milimetre kalınlığında olmalıdır. Sırrın kalınlığı kabarcıkların oluşması gibi kusurlara yol açabilmektedir. Yeterince kalın olmayan sırlar ise kel alanlar oluşturur. Sır ürüne fırça, dökme, daldırma, majolika gibi tekniklerle sürülmektedir.
Desenlenmiş (dekorlanmış) ve sırı sürülmüş yarı mamüller geleneksel yöntemlerle fırınlarda pişirimi yapılmaktadır. Şekillendirilen, kurutulan parçalar süreksiz veya sürekli fırınlarda sürekli veya süreksiz fırınlarda, çanak, çömlekler açık ateşte, ince ürünler örtülü fırınlarda pişirilmektedir.
Çini genellikle mimariye bağlı yapıtlarda kullanılmakta, günlük yaşamda kullanılan kap vb. ise seramik denilmektedir.
"ÇİNİ" kelimesinin 'i' ilgi harfiyle türetilmiş olması ilk bakışta çiniciliğin Çin'den geldiği kanısını uyandırmaktadır. Çiniciliğin Türklere özgü bir sanat olduğu sanat tarihi uzmanlarınca kabul edilmektedir.
Mimaride kullanılan Çiniye 18. Yüzyıla kadar "Kaşi", çini eşyaya (tabak, vazo, kase vb.) de "EVANİ" (kapkacak) adı verilmekteydi. O dönemde Çin'den ithal edilen porselenlerin ün kazanmalarından ötürü, Türk yapısı "Kaşi" ye kalitesinin yüksekliğini vurgulamak için "ÇİNİ" denmeye başlanmıştır.
Orta Asya'da gelişen seramik sanatının bir kolu olan çinicilik, Selçuklularla Anadolu'ya girmiştir. Osmanlılarda mimari süslemede çok önemli yeri olan çini, cami, medrese , türbe, sarayları süslemekte kullanılmıştır. İlk Osmanlı devri çinileri Selçuklu geleneğinin devamıdır. Figürlü geometrik yazı, nebati süslemelerle sarı, yeşil renkler farklı kullanılmıştır. Bizanslılar zamanında bir seramik merkezi olan İznik, Osmanlı İmparatorluğunun da en önemli çini merkezi olarak 14. Yüzyıldan, 18. Yüzyıla kadar üstünlüğünü korumuştur.
17. yüzyılda önemini yitiren İznik atölyeleri yanında Kütahya'da İznik tekniğine erişememekle beraber 15.yüzyıldan itibaren bir çini, seramik merkezi olarak varlık göstermiştir. Kütahya işi seramikler mavi, kırmızı, sarı, mor, yeşil renklidir.
18. yüzyılda bölgesel özellik gösteren Çanakkale seramikleri ortaya çıkmıştır. Osmanlı döneminde daha çok saray, cami, medrese, türbeler için üretilen seramikler, 17. Yüzyıldan sonra yozlaşmaya başlamıştır. Cumhuriyet dönemine kadar Kütahya, Çanakkale seramikleri, Fransa'dan çamuru getirilerek yapılan Yıldız Porselenleri görülmektedir.
18. yüzyılda İznik'teki çinicilik sanatı tamamen kaybolmuştur. Aynı yüzyılda en güzel örneklerini veren Kütahya çinileri, bu yüzyıl sonunda gerilemeye başlamış, 19.,20 yüzyılda eski İznik çinileri motiflerinin taklitlerine dönülmüştür. Günümüzde çini merkezi Kütahya'dır. Burada daha ziyade Selçuklu renk, desenler taklit edilerek üretim yapılmaktadır.
ÇÖMLEK:
Çömlek / çölmek, çözülmüş çamurdan yapılmış toprak tencere.
Çömlekçilik, Anadolu'da çok eskiden beri yapıla gelmiş el sanatlarından biridir. Çamur, kolaylıkla elde edilen hammaddelerin en eski, kullanışlı olanıdır. Yumuşakken kırılmadan biçimlendirilebilir. Çömleklerin elle yapımında uygulanan temel yöntemler çimdik, fitil, levha, dir. Özlü çamurdan elle veya çömlekçi çarkından geçirilerek çeşitli ölçülerdeki kalıplara dökülüp form kazandırılmaktadır. Fırınlarda pişirilerek, sırlanan veya sırlanmadan yapılan toprak çanak, çömlek, testi, vazo, küp vb. yapma sanatı olarak tanımlanabilir.
Anadolu'da üretilen çömlekler genellikle sulandırılmış çamurla sırlanmakta, çömlekler açık ateşte pişirilmektedir.
Günümüzde fonksiyonel olarak yapısı kaybolmaya başlayan, ancak kullanım alanlarında değerlendirilen çömlekçilik sanatı birkaç yörede az sayıda ustasıyla devam etmektedir
ebruli isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 10-02-08, 12:52   #2 (permalink)
ramize
Misafir
 
ramize - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart --->: Çini Sanatı...

paylaşım için teşekkürler..
  Alıntı ile Cevapla
Alt 10-02-08, 14:34   #3 (permalink)
Yeni Üye
 
Hazarressam - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Oct 2007
Bulunduğu yer: Dünya Kayısı Başkenti
Mesajlar: 630
Thanks: 285
Thanked 65 Times in 14 Posts
Hazarressam is on a distinguished road
Standart --->: Çini Sanatı...

paylaşım için teşekkürler.emeğine sağlık.
__________________
"Bir milletin ıslahı kötülerin imhası ile değil, neslin eğitim ve terbiyesi ile mümkündür."

M.Kemal ATATÜRK
Hazarressam isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-02-08, 10:55   #4 (permalink)
Super Moderator
 
Narlı - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Bulunduğu yer: İzmir
Mesajlar: 2,691
Thanks: 1,322
Thanked 2,653 Times in 642 Posts
Narlı is on a distinguished road
Standart --->: Çini Sanatı...

paylaşım için sağol ...ellerine sağlık
Narlı isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-02-08, 18:16   #5 (permalink)
Yeni Üye
 
Lara - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Feb 2008
Mesajlar: 23
Thanks: 0
Thanked 0 Times in 0 Posts
Lara is on a distinguished road
Standart --->: Çini Sanatı...

Değerli paylaşımınız için sağolun
Lara isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-02-08, 19:53   #6 (permalink)
Yeni Üye
 
esat - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Dec 2007
Mesajlar: 70
Thanks: 1
Thanked 0 Times in 0 Posts
esat is on a distinguished road
Standart --->: Çini Sanatı...

paylaşım için teşekkürler..
esat isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 11-02-08, 23:03   #7 (permalink)
seyit
Misafir
 
seyit - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Mesajlar: n/a
Standart --->: Çini Sanatı...

emeğinize sağlık..teşekkürler..
  Alıntı ile Cevapla
Alt 11-02-08, 23:56   #8 (permalink)
Yeni Üye
 
Leyla - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 356
Thanks: 0
Thanked 66 Times in 30 Posts
Leyla is on a distinguished road
Standart --->: Çini Sanatı...

emeğine sağlık canım..
Leyla isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 20-02-08, 09:09   #9 (permalink)
Yeni Üye
 
ressam - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Nov 2007
Mesajlar: 447
Thanks: 174
Thanked 100 Times in 17 Posts
ressam is on a distinguished road
Standart --->: Çini Sanatı...

paylaşımına teşeküler ellerine saglık
ressam isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
Çini çalışmalarım...NERGİS Nergis Çinicilik ve Mozaik Sanatı 29 21-06-11 17:19
çini Sanati İbrahim ÖZAT Çinicilik ve Mozaik Sanatı 6 17-01-11 00:59
Çini ve Nar İbrahim ÖZAT İbrahim OZAT 6 27-02-10 23:41
Kütahya ve Çini Sanatı.. Yeşilyeşil Çinicilik ve Mozaik Sanatı 6 25-05-09 22:26
Türk Çini Sanatı Narlı Çinicilik ve Mozaik Sanatı 0 28-08-08 18:20

test
WEZ Format +3. Şuan Saat: 18:50.


Powered by vBulletin® Version 3.8.7
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.2.0
Resimkalemi Forumu Tüm Lisanslı Haklara Sahiptir